Stalin ve Pasternak!
Gerçek bir sanatçıyla aynı çağda yaşayan yurttaşları ona güvenmemekle kalmamakta, aynı zamanda onu yok etmeyi de arzulamaktadır. Bu yüzyıllardan beri böyle olagelmiştir. Fakat ilerlemenin toplumun sorunsuzca kabul ettiği değil, toplumu rahatsız eden kişilerin omzunda gerçekleştiği tarihte değişmez bir kural olarak kendisini tekrar tekrar ispat etmiştir.
Bir ülkenin demokrasiyi ne kadar sindirebilmiş olduğunun kıstaslarından biri de, o ülkede yazarların gördüğü muameledir. Bunu söylerken, tam anlamıyla demokratik bir çevrede edebiyatçıların el üstünde tutulacağını kastetmiyorum. Bilakis, en ideal düzenlerde bile yazar, o düzene karşı bir tehdit unsuru olarak algılanan, sanat estetiğinin bir gereği olarak, mevcut yapının kimi biçimleriyle çelişen, toplumu rahatsız eden kişi olarak kalmaya devam edecektir. Ancak bir ülkenin demokratik yapısı hakkında fikir veren önemli bir ölçüt, bu rahatsızlığın o toplum ve o toplumun siyasi iktidarı tarafından nasıl tolere edildiğidir.
Nobel alerjisi yeni değil
Totaliter rejimlerin çok sayıda sanatçıyı ortadan kaldırmış olduğu doğrudur. Varoluşun hakim biçimlerini benimseyen zihniyet, içinde değişim barındıran her potansiyel gibi edebiyatçılardan da doğal olarak korkacaktır.
Diğer yandan, Stalin gibi kimsenin gözünün yaşına bakmamış bir diktatör bile, edebiyat dahisi olduğuna inandığı Boris Pasternak’a ilişmemiştir. Pasternak’ın, Bolşevik iktidarın dikte ettiği Sosyalist Realizm’e, dönemin Rusya’sının Komünist yaşam biçimi ve ideallerine karşı eleştirel bir duruş sergileyen eserlerinin yayınının Sovyet hükümeti tarafından uzun yıllar boyunca engellendiği doğrudur.
Buna rağmen Stalin, rejime Pasternak’tan çok daha hafif eleştirilerde bulunan muhaliflerini hiç düşünmeden ölüme yollarken, Pasternak’ı hiçbir zaman hapse atmamış, sürgüne göndermemiştir. 1930’lardaki tasfiyeler sırasında, Stalin’in Pasternak’ın ismini infaz listesinden çıkardığı genel bir kabuldür. (bkz. Montefiore, Stalin: Court of the Red Tsar, s. 98) Rivayete göre Stalin Pasternak’ın “Bulutlardaki İkiz” kitabına telmihen “Bulut sakinine dokunmayın” demiştir.
Stalin’in ölümünden sonraki hükümet de Pasternak üzerinde dolaylı baskılar kurmaya devam etmiştir. Örneğin Pasternak’ı sevgilisi Olga Ivinskaya’yı mahkum etmek suretiyle kontrol altında tutmaya çalışmışlar, Pasternak’ın Nobel ödülünü Ivinskaya’yı çalışma kampından kurtarmak gibi umutlarla reddetmesini sağlamışlar, fakat Pasternak’ın kendisine diktatörlüklerde sıkça rastlandığı türden güç uygulama yoluna gitmemişlerdir. Nitekim Ivinskaya, Pasternak’ın tüm çabalarına karşın ancak onun ölümünden sonra tahliye edilmiştir.
Siyasi iktidarın eleştirel tavırlara gösterdiği reaksiyonun şekli, o iktidarın halkla kurduğu ilişkinin niteliğini yansıtır. Toplumun ve yöneticilerin edebiyatçılarının sözlerinden rahatsızlık duyması olağandır. Ancak bir ülkede edebiyatçılar yazdıklarından dolayı büyük tepki görüyor, dava ediliyor, hapse giriyor, ölüm korkusu yaşıyorlarsa, padişahı eleştiren Nef’i’yi boğduran Osmanlı zihniyetini henüz aşamamışız demektir. Stalin gibi bir zorbanın güç unsurları dahi, Pasternak karşısında daha ince siyasi şekiller alabilmiştir. Bir ülke tarihte onu ilk kez Nobel Edebiyat Ödülü’ne götüren, o ülkenin edebiyatının dünyada görünür kılınmasında katkı sağlayan, ülkesinde kendisinden sonra gelecek yazarların önünü açan, kısacası o ülkeye ciddi bir faydası dokunan yazarına tahammül edemiyor, dünyanın geri kalanı onu yüceltirken kendisi yerden yere vurmak istiyorsa, bu öfkenin psikolojik dinamiklerinin tahlil edilmesine ihtiyaç vardır.
Sanatçı çağının neresinde?
Hayatını sanatçı ve toplum ilişkisini irdeleyen eserler yazmaya adamış olan İngiliz estetisyen Herbert, Read To Hell with Culture’da sanatçının sıklıkla topluma toplumun kabul etmek istemediği, hiç hoş bulmadığı bir şey sunduğunu, büyük sanatçılarda bu duruma daha da sık rastlandığını söyler.
Gerçek bir sanatçıyla aynı çağda yaşayan yurttaşları ona güvenmemekle kalmamakta, aynı zamanda onu yok etmeyi de arzulamaktadır ve bu yüzyıllardan beri böyle olagelmiştir. Fakat ilerlemenin toplumun sorunsuzca kabul ettiği değil, toplumu rahatsız eden kişilerin omzunda gerçekleştiği tarihte değişmez bir kural olarak kendisini tekrar tekrar ispat etmiştir. Eleştirinin olmadığı yerde ilerleme de olmaz ve her ilerleme bir değişimdir. Bernard Shaw’un meşhur sözlerinin ifade ettiği gibi: “Makul insan, çevresine uyum sağlar. Makul olmayan insansa çevresini kendisine uydurmaya teşebbüs eder. Bu yüzden her türlü terakki de, makul olmayan insanın eseridir”.
Star











